Radyo Kategorisinde “ÇOCUĞUN GELİŞİMİ” Kelimesinden “1” Adet Bulunmuştur.
Kitap Kategorisinde “ÇOCUĞUN GELİŞİMİ” Kelimesinden “2” Adet Bulunmuştur.
Doğal Ebeveynlik
Tanıtım
Bugün çocuklarda karşılaşılan problemlerin çoğunun temelinde, çocuğun kendi gibi olmasına izin verilmemesi yatar. Çocuk içinde hissettiği coşkuyla sağa sola koşacak olsa “Bu çocuk hiperaktif mi ne, bir türlü yerinde durmuyor” ikazlarının, bir şeyleri merak edip birkaç soru sorsa “Amma meraklısın sen de yani…” diye alaya almaların, kendisi için seçilen bir kıyafetin rengini beğenmediğini söylese “Sana elbise alanda suç zaten” şeklindeki bastırmaların, bir yemeğin damak tadına uymadığını ifade edecek olsa “Sende de hiç zevk yokmuş” gibi aşağılamaların normal kabul edildiği bir toplumda, çocuğun kişiliğini koruma mücadelesi her anne babanın insanlık görevidir.
Bu kitapta çocukların davranışları “öğrenme”sinin değil “edinmesi”nin, bir başkasını taklit ederek değil kendi “irade”sini ortaya koyarak istenen davranışları kazanmasının yolları üzerine ufuk açıcı bir anlayışla karşılaşacaksınız.
Adem Güneş, çocukları ceza ve mükâfat kıskacına almadan, onlara insan olmanın değeri yaşatarak ebeveynlik etmenin mümkün ve değerli olduğunu dolu dolu bir içerikle aktarıyor. Doğal Ebeveynlik, duygularındaki özgürlüğü davranışlarında disipline dönüştürebilen, “kendisi olabilen” çocukların anne babalarının yeni yol arkadaşı…
İçindekiler
ÖNSÖZ………………………………………………………………………………………..9
EDİTÖRDEN NOTLAR……………………………………………………………………11
Davranış Eğitimi mi İrade Eğilimi mi?……………………………………………………15
Bizim Çocuğun içinden Hiçbir Şey Yapmak Gelmiyor…………………………………...17
“Merak” Anlayabilme Çabasıdır…………………………………………………………...24
Merak Duygusu Heyecan Oluşturur……………………………………………………….25
İtici Bir Güç Olarak “Taklit” Hevesi………………………………………………………27
Fıtrat Tetiklenmesi Nedir?…………………………………………………………………30
İnsan Olabilme Gücü: “İrade”……………………………………………………………..33
“Bilinçsiz irade” Kullanımından “Tercih Edici İradeye” Geçiş……………………………35
Davranışın öğrenilmesi mi Edinilmesi mi?………………………………………………..38
İrade Nedir?………………………………………………………………………………..41
Bağımlılık Halleri ve İrade………………………………………………………………...47
Sahte Benlik( İki yüzlülük Hali)…………………………………………………………....57
İnşan Olma Mayası: “Duyarlılık”………………………………………………………….63
Duyarsızlığın Belirtileri……………………………………………………………………..73
Doğal Olabilmek: “Kendi Gibi Olabilmek”……………………………………………….77
Fıtri Halin Bozulmaması……………………………………………………………………83
Ebeveynlik Sınırı……………………………………………………………………………95
Kaygılı Bağlanma………………………………………………………………………...100
Güvensiz Bağlanma………………………………………………………………………102
İkinci Doğum……………………………………………………………………………….105
Fıtratın Yaşanabileceği Özgür Bir Ortam………………………………………………..107
Yetişkinin Ürküten Bakışları……………………………………………………………...121
Hızlılık Duyarsızlaştırır……………………………………………………………………129
Duyguda Özgürlük Davranışta Disiplin………………………………………………….133
Güçlü Benlik Yapısı Neden Önemli?.................................................................................134
Koşulsuz Saygınlık İlkesi……………………………………………………………….….141
Değer Vermek Ne Demektir?…………………………………………………………….145
Merak Duygusu Yeniden Kazanılabilir mi?...................................................................…151
Ödül Yerine Hediye………………………………………………………………………..155
Sosyal Benlik Algısı Nedir?………………………………………………………………..159
1.Suçluluk Hissi…………………………………………………………………………..166
2.Değersizlik Hissi………………………………………………………………………..170
3.Yetersizlik Hissi………………………………………………………………………...172
Duyuların işlevselliği……………………………………………………………………….177
1.Soyut Düşünebilme……………………………………………………………………..176
Ne Yapmalı?…………………………………... ……………………………………...184
2.Sembol Kullanabilme…………………………………………………………………...188
Ne Yapmalı?...................................................................................................................191
Alışkanlık Bozukluğu Nedir?…………………………………………………………..193
Empatik Drama Oyunları Nedir?………………………………………………………195
3.Eşyaya Nüfuz Edebilme………………………………………………………………...197
Ne Yapmalı?…………………………………………………………………………...202
4.Algısal Hız, Ön Görü; Feraset……………………………………………………….…203
Eşya ile Hadiseler Arasındaki İlintiyi Görebilmek Nedir?…………………………….204
5.Bellek Gücü…………………………………………………………………………..…206
Önsöz
Bir insanın en büyük kazancı kendi gibi olabilecek güce erişmiş olmasıdır.
Günümüz anne babalarına “Kendi gibi olan değil, beklendiği gibi dan çocuk daha İyi çocuktur” telkininde bulunulsa da bir ebeveynin asıl başarısı çocuğunu fıtratını bozmadan, var olduğu hali ile yetişkinliğe taşımayı becerebilmesidir.
Bugün çocuklarda karşılaşılan neredeyse bütün problemlerin temelinde çocuğun kendi gibi olmasına izin verilmemesi yatmaktadır.
Çocuk içindeki coşku dolu hali İle sağa sola koşacak olsa “Bu çocuk hiperaktif mi ne, bir türlü yerinde durmuyor” gibi ikaziann, azıcık merak edip öğretmenine birkaç soru soracak olsa “Amma meraklısın sen de yani…” diye alaya almaların, kendisine alınacak bir kıyafetin rengini beğenmediğini söyleyecek olsa “Sana elbise alanda suç zaten…” şeklindeki bastırmaların, damak tadına uymayan bir yemeği ifade edecek olsa “Senin de hiç zevkin yokmuş” benzeri aşağılamaların normal kabul edildiği bir toplumda çocuğun kişiliğini koruma mücadelesi her anne babanın insanlık görevidir.
Çocuktan yetişkin olgunluğu beklemek çocuğa yapılacak en büyük haksızlıktır. Çocuk, çocuk olabildiği kadar kişilikli bir insan olabilir.
Çocukluğu engellemeler ve aşağılamalar içinde geçmiş kişiler yetişkinlik yıllarında maalesef agresif. huzursuz, duyarsız, asık suratlı, mutluluğu bir türlü beceremeyen ve kimi zaman zayıf kişilikli halleri ile hem kendilerine hem de çevresindekilere acı veren insanlara dönüşüyorlar.
Bu kitapta çocuklara “davranış öğretmek” için onların nasıl da ceza ve mükâfat kıskacına alınacağını değil, insana insan olmanın değeri yaşatılırsa her şeyin doğal seyri içinde nasıl da adım adım gerçekleştiğini bulacaksınız. Umarım toplumsal duyarlılığın oluşmasına katkı sağlayacak bir eser olur…
1.DAVRANIŞ EĞİTİMİ Mİ İRADE EĞİTİMİ Mİ?
Pek çok ebeveyn "çocuk eğitimi" nin çocuğa "davranış öğretmek" olduğu yanılgısına düşüyor. Bu nedenle birçok evde "düzgün dur", "düzgün otur", "dişlerini fırçala", "erken yat", "misafirlikte beni rezil etme" sesleri eksik olmuyor. Halbuki çocuk terbiyesi çocuğa "davranış öğretmek" değil "duyarlılık" ve "irade" kazandırmaktır.
Anne babalar her ne kadar "bizim çocuk ödevlerini yapmıyor" şeklinde bazı "davranışlardan" şikayetçi olsalar da bir çocuğun ödevinin başına bir türlü oturamaması çoğunlukla onun iradesi ile ilgilidir. Çocuk yarım saat dersin başında oturabilecek kadar kendine güç yetiremiyor yani iradesini kullanamıyorsa buradaki sorun davranış sorunu değil, kendini "yönetememe" sorunu-dur. Bir başka deyişle irade kullanamama sorunudur. Ebeveynler çoğu defa baskı ve zorlama ile çocuklarına davranış öğretmeye çalışırken onların duyarlılıklarını ve iradelerini kırdıklarını fark edemiyorlar. "Alışkanlık kazansın" diye zorla yataktan kaldırılan, söylene söylene okul servisine bindirilen, odasını toplamadığı için aşağılanan, ödevler yüzünden her an azar işitmeyi bekleyen bir çocuk kendisinden beklenen davranışları yerine getirse de aslında “duyarlılığını ve iradesini” kaybetmektedir.
-İçselleşmemiş bir davranışın kalıcı olması mümkün değildir.
-Tükenmiş bir çocuğa gelecek hazırlamak kadar zor bir ebeveynlik yoktur.
-Bir yetişkin kendini çocuk adına geliştirmedikçe kaba bir eğitimciden başka bir şey olamaz.
-Ebeveynler genellikle güçlerinin ötesinde bir hız ile karşılaştıklarında çocuklarına “hiperaktif” etiketini yapıştırırlar. Bu, çocuğa yapılacak büyük bir haksızlıktır.
-Erken çocukluk döneminde çocuk terbiyesi taklitlerden ibarettir.
2. İNSAN OLABİLME GÜCÜ: “İRADE”
İlk çocukluk dönemindeki "merak duygusu" ve "taklit yeteneği" belli bir yaşa kadar itici rol oynayabilir. Çocuk gerek eğitimde gerek birtakım davranışlar kazanmada üstün bir rol sahibi olabilir. Ancak yaratılıştan zaten var olan bu hazır içsel güçler bir süre sonra azalarak tükenecektir.
Ebeveynler çocukluk döneminin bu en masum iki içsel gücünü bir basamak yaparak kişilik ve karakter eğitiminin bir üst basmağı olan "irade" kullanımını çocuklarında geliştirmelidir. Bir önceki dönemde ebeveynler sadece kendi örnek yaşamlarını çocuklarına sunarak onlara birtakım davranışlar kazandırsa da, kişilik kazanımının asıl kökeni çocuğun sahip olduğu iradeyi kendisinin kullanabilir duruma gelmesidir. Belki de çocuk terbiyesinin en kritik aşaması işte burasıdır.
-İlerleyen yaşlarda irade sadece merak duygusunun yönlendirilmesini değil, merak ettiği halde çocuğun bazı yerlerden uza durmasını da kapsamalıdır.
-Edinmek ruhun öğrenmesidir ve kişinin karakterini oluşturur. Edinilen bilgi unutulmaz.
-Bir insan aşağılanarak ve baskı ile kendisinden istenilen davranışı sergiliyorsa kişilik kaybına uğrar. Bu, çocuk için de böyledir.
-Başlarına inat kendi başarısını kazanmaya çalışan kişilerin elde ettiği başarı değil, kendisini “sunma” başkalarına kendini kabul ettirme çabasıdır.
-Çocuk ancak yapabildiği işlerle iradesini geliştirir.
-Vazgeçmemek iradesizliktir.
-Çocuk ne kadar yapabiliyorsa yetişkin o kadarına razı olmalıdır.
-Mütevazılığını kaybetmiş kişiler genellikle “irade” sahibi değil “hırs” sahibidirler.
3. SAHTE BENLİK (İKİ YÜZLÜLÜK HALİ)
Sahte benlik kişinin olduğu gibi değil etrafındaki insanların kendisini görmek istediği gibi davranmaya çalışmasıdır.
Sahte benlik iki şekilde oluşur. Birincisi şiddetten kaynaklanan sahte benlik oluşumudur. Çocuk içindeki coşku ile var olmaya çalışırken zarara uğratılırsa uğradığı zarardan kurtulmak için kendisinden istenilen davranışları sergilemeye başlar. Örneğin, küçük kardeşi ile girdiği çatışmalarda ebeveyni tarafından hep "Sen onun ağabeyisin ne istiyorsa versen ne olur?" diye hitap edilen bir çocuk, kardeşinin haksız davranışlarına "problem çıkmasın diye" boyun eğmeye başlamışsa kardeşi ile girdiği ilişkide kendi gibi değil kendinden beklendiği gibi davranmaya başlamış demektir. Bu durumdaki çocuklarda genellikle küçük kardeşe karşı kıskançlık, öfke, nefret duyguları oluşur. Halbuki kardeşler arasındaki ilişkide kavga çıkmasın diye büyük çocuğa sorumluluk yüklemek ve ondan "ağabeylik/ablalık yapmasını istemek" yerine iki çocuk arasında adaleti tesis etmek gerekir. Haklıyı veya haksızı savunmak çocukta suçluluk hissi uyandırır.
-Çocuğuna aşırı düşkün ebeveynler çocuklarının benliklerini yaşamasına engel olurlar.
-Duygusal gelişimi zayıf olan kişiler ahlak zafiyeti taşımaya adaydır.
4. İNSAN OLMAK MAYASI “DUYARLILIK”
Çocuklarda irade kazanımı devam ederken “duyarlılık gelişim süreci” de ihmal edilmemelidir. Zira duyarlılık olmadan elde edilmiş bir irade bir hiçtir hatta yıkıcıdır. Bütün zarar vericiler irade sahibi oldukları halde duyarlı olmayanlardır.
-Güçlü iradeye sahip olması istenen çocukların çevreyi tanıma girişimleri desteklenmelidir.
-Duyguları engellenen çocuklar yetişkinlik yıllarında öfke kontrol bozuklukları, duygu durum bozuklukları ve panik atak gibi rahatsızlıklara doğru adım adım yol alırlar.
5. DUYARSIZLIĞIN BELİRTİLERİ
Bir gün Anadolu'da bir seminerde, "Duyarsız çocuklar duymazlar" diye bir söz söylemiştim. Programın çıkışında bir anne yanıma yaklaştı ve ıslak gözlerle "Hocam, bizim çocuğun da duyarsızlaştığını düşünüyorum" dedi. Ben "Nereden anladınız?" diye sorduğumda "Ben ona sesleniyorum, beni duymuyor, daldığı oyundan ayrı1ıp beni dinlemiyor?" cevabını verdi. Halbuki benim tarif ettiğim "duyamama hali" kulaktan duymak değildi.
İçsel bir sızıdır duyabilmek. Gözler kapandığında sanki kalbin üzerinde bir ince sızı hissettirir duyabilme hali. Ancak bu "duyamama" hali son noktadır. Peki, bu aşamaya gelirken çocuklarda hangi durumlar göze batar?
-Duyarsızlık sürecindeki çocuk internet ve televizyona karşı aşırı bağımlılık taşır.
-Duyarsızlık dönemine giren çocuk hızlanır.
-Duyarsızlaşan çocuk mahcubiyet ve utanma hissini de kaybetmeye başlar.
-Duyarsızlaşan çocuklar çok sık yalan söyler, sıklıkla bahaneler üretir.
-Duyarsızlığın ilk evresi “edilgen” kişilik yapısıdır.
6. DOĞAL OLABİLMEK: “KENDİ GİBİ OLABİLMEK”
Aslında çocukluğun ilk yılları çocuğun iradesinin en güçlü olduğu yıllardır. Düşünürseniz, iki-üç yaşındaki bir çocuk ne istediğini bilir ve o istediğini sonuna kadar direnç göstererek elde etmeye gayret eder. Gerekirse ağlar, hırçınlık gösterir veya kendini yerlere atar.Çocukluk döneminin bu güçlü iradesi yıkılmadan, ezilmeden ve pişman edilmeden ileriki yıllara taşınırsa çelik gibi güçlü iradeye sahip çocuklar yetiştirilebilir.
Ancak ebeveynler küçük hesaplar nedeniyle, “Bu çocuk daha bu yaşta bizi dinlemiyor, büyüyünce hiç dinlemez, ezelim başını” derken aslında çocuğun başını değil çelik gibi güçlü iradesini eziyor. Birçok çocuk ebeveyni ile girdiği bu izzet savaşından şaşkın, çaresiz ve perişan bir halde çıkar. Birçok çocuk bu savaşın sonunda heyecanı sönmüş olarak yaşama tutunmaya çalışır. İradesini kullanamaz, zira iradesini kullandığına ve kullanacağına pişman edilmiştir. Böylesi çocuklar toplum içinde daha çok “özgüveni yok” diye tanımlanır. Halbuki çocukta olmayan şey özgüven değil iradedir. Bir başka deyişle yapabilme becerisidir yok edilen şey. Şimdi çocuk korkak, sinmiş ve çekingen bir halde bir güçlüye dayanarak yaşamaya çalışmaktadır.
-Doğal ebeveyn modelinde anne ağırlıklı olarak “şefkat ve sevgiyi” sağlarken baba daha çok “kararlılık ve otorite”yi sağlayacak bir rol üstlenir.
7.FITRİ HALİN BOZULMAMASI
Çocuğun güçlü bir iradesi olabilmesi için o çocuğun doğal, fıtri olması gerekir. Zira irade doğal yaşamdan beslenir. Çocuk ne kadar suni ve başkalarına benzeyen bir yaşam sürerse çocuğun iradesi de o kadar zayıf olur. Çocuk ne kadar kendisi olabilirse o kadar güçlü bir iradeye sahip olur. Bir insanın kendisi olabilmesi haline de “doğal” veya “fıtri” olması diyoruz.
Ancak bir çocuğun kendi fıtratını ortaya koyabilmesi için üç temel şart lazım. Çocuğa bu üç temel şart sağlanabilirse o çocuk kendi çekirdeğini çınara çevirebilir. Yoksa çocuğun özü, çekirdeği toprak altında kalır.
Çocuğun kendi özündeki fıtratını ortaya çıkarabilmesi için gerekli şartlar: duygusal destek, yeterince özgür bir ortam, koşulsuz saygı…
-Bir annenin tükenmişliği genellikle çok yorulmasından değil, eşinden yeterince duygusal destek alamamasından kaynaklanır.
-Çocuk duygu dünyası ile çocuktur. İlk yılların çocuksu coşkusu engellenmemeli ki çocuk ne ise o olabilsin ve öyle de kalabilsin.
-Çocuğun insan olmaktan kaynaklanan kıymeti vardır. Ona Yaratan’dan ötürü saygı duyulması gerekir.
8.EBEVEYNLİK SINIRI
Birçok ebeveyn, çocuklarının sorumluluklarını öylesine üstlenirler ki neredeyse onları sahiplenmişlerdir.
Onların yemesini, içmesini, uyumasını kendilerinin düzene koyacaklarına inanırlar. Ancak ebeveynlik bir çizgiye kadardır. O çizginin ötesine geçmek ÇOCUĞUN GELİŞİMİne zarar verir. Çünkü insanı mükemmel surette yaratan Allah onun gelişim çizgisini de kendisi tayin etmiştir. Çocukların edindiği birçok yeteneğin ebeveyn ile ilgisi yoktur. Çocuğun bebeklikten başlayarak yetişkinliğe kadar devam eden gelişim sürecinde ebeveynlerinden bağımsız bir plan, program ve düzen vardır. Çocuklarıyla problem yaşayan birçok ebeveyn işte bu düzene uygun hareket etmeyen ebeveynlerdir.
-Çocuğun ruhsal gücünün kaynağı bağlanmalardır.
-Çocuğun annesine bağlanmasında sorun oluşuyorsa annenin de çocuğuna bağlanmasında sorun olur.
9.İKİNCİ DOĞUM
Çocuk aslında dört yaşında doğar. Evet, belki çocuk fizyolojik olarak dört yıldır bizimle beraberdir ancak dört yaş öncesi ruhen henüz doğmamıştır.
Çocuğun anne karnında geçirdiği zaman dilimi fizyolojik doğumuna hazırlandığı süredir. Doğumdan dört yaşına kadar geçen zaman ise ruhsal doğumuna hazırlandığı süreçtir. Nasıl ki dokuz ay fizyolojik olgunlaşma için gerekli ise dört yıl da çocuğun ruhsal olgunlaşması ve yaşama gözlerini açabilmesi için gerekli olan süreçtir. Bundan dolayıdır ki çocuklar üç buçuk-dört yaş civarında kardeş, arkadaş isterler; okula gitmek, dışarıda oynamak isterler. Tıpkı anne karnındaki çocuğun vakti gelince dışarı çıkmak istemesi gibi, ruhsal olgunluğa ulaşan çocuk da artık evden dışarı çıkmak ister. Çocuk bu dönemde sanki uykudan uyanmış gibi gözlerini açar ve çevresini ilk defa görmeye başlar.
10.FITRATIN YAŞANABİLECEĞİ ÖZGÜR BİR ORTAM
Çocuğun birinci bağını emniyete alıp ikinci bağlanma dönemine girmesi için özgür bir ortama ihtiyacı vardır. Çocuk yetişkinlerin kendisine sunduğu özgür ortamı “duyabilir” ve “hissedebilirse” ikinci doğum gerçekleşecektir.
Bu dönem çocuğun fıtratının, mizacının ortaya çıkmaya başladığı dönemdir. Ancak çocuk birinci bağlanmadan ayrılıp ikinci bağlanmaya geçtiği bu dönemde kendini engellenmiş hissederse kendi gibi olmaktan çekinir. Çocuğun bu dönemde engellenmesi, onu agresif ve huzursuz yapacağı gibi onun “zihinsel” ve “fiziksel” gelişimini engeller, duygusal gelişimini geriletir.
-Çocuk yetişkinlerin kendisine sunduğu özgür bir ortamı “duyabilir” ve “hissedebilirse” ikinci doğum gerçekleşecektir.
-Ebeveyn çocuğuna “baskı ve zorlamalar” yaparak onu istediği “kıvama” getirmeye çalışmak yerine “çocuk kimdir” ve “hangi yaşta ne yaşıyor?” sorularının farkındalığını kazanmalıdır.
-Akşam erken yatmak, sabah erken kalkmak, güne ailece başlayabilmek kaliteli yaşam süren bir ailenin en temel özelliğidir.
11. YETİŞKİNİN ÜRKÜTEN BAKIŞLARI
Çocuğu kendini ifade edebileceği saygın bir ortamdan alıkoyan en temel etkenlerden biri ebeveynin çocuğa yönelttiği aşağılayıcı ve ürkütücü bakışlardır. Aşağılamalar içinde en derin iz bırakanı, bakışlarla yapılan aşağılamadır.
Aslında kişinin kendisinde üstünlük vasfı varmış gibi birini aşağılayarak ona bakması, toplumumuza sızmış hastalıklı bir haldir. Çünkü bizim insan ilişkilerindeki en temel çizgimiz, “tevazu”dur. Tevazu sahibi olmayan biri için Anadolu’da, “Firavun ahlakı var.” denilir. Başkasını hor gören, aşağılayan insanlar için, “Allah onun şerrinden korusun.” denilir.
-Birçok ailede çocuk, yetişkin bakışlarıyla ezilir.
-Ebeveynler çocuklarını gözleriyle, sözleriyle ezmemelidir.
12. HIZLILIK DUYARSIZLAŞTIRIR
Her çocuğun kendine ait dinginliği, yavaşlığı vardır.
Bir ebeveynin çocuğuna yapacağı en büyük iyilik onun dinginliğini bozmamaktır.
Ancak yetişkinler çoğu defa “Hadi, çabuk ol.”, “Giy ayakkabılarını.”, “Oyalanma, çabuk yap dersini.”, “Çabuk bitir yemeğini.”, “Hızlı oku.”, “Hızlı yaz.” diyerek çocuğun içsel ahengi ile uyumlu bir şekilde geliştirdiği dinginliği bozduklarının farkında değildir.
Çocuk kendi ritmi içerisinde yavaşça resim yaparken o yaptığı resimden büyük haz alır. Yeni yeni yazı yazmaya başlayan bir çocuk kalem tutarken, sayfanın üzerinde bir harfi eğerek, bükerek ve büyük bir dikkatle yaparken birçok yeteneğini geliştirir. Bu esnada çocuk dikkat toplama gücü elde etmekte, algı gücünü yükseltmektedir. Zira algı gücü, yavaşlıkla direkt ilgilidir. Kişi hızlı hareketle kendini duyarsızlaştırmayı bilinç altı bir dürtü olarak alır.
13.DUYGUDA ÖZGÜRLÜK DAVRANIŞTA DİSİPLİN
Çocuk ilk dört yaş döneminde mümkün olduğunca serbest bırakılmalı, onun eşyayı tanımasına izin verilmelidir. Sadece eşyayı tanıma değil, eşyanın işlevini öğrenme gayretindeki çocuk da engellenmemelidir.
Bir çocuğun duygu dünyasının özgür olmasından, o çocuğun var olduğu haliyle kendisini ortaya çıkartabilmesi için anne babanın doğal bir zemin hazırlaması anlaşılmalıdır. Çocukluk yıllarına ait her türlü duygular masumdur. Çocuk bu masum döneminde duygu dünyasını ne kadar özgürce yaşayabilirse, o kadar güçlü bir benlik yapısına sahip olur.
Burada bir noktanın da altını çizmekte fayda var. Maalesef günümüzdeki övünme üzerine kurulu yaşam tarzı, anne babaların çocuklarını “el aleme göre yetiştirme” çabası, çocuğun doğal olmasının yani duygularını özgürce ifade etmesinin önüne geçiyor.
Eğer bir çocuk duygularını olduğu gibi ifade edebilecek bir aile ortamı içindeyse, gerektiğinde öfkesini yaşayabiliyorsa, kızgınlığını, kıskançlığını ifade edebiliyorsa, bu durum anne babalar için bir sorun değil, kârlılık halidir.
Erken dönemde eşyaları tanıyan ve eşyaya hükmedebilmeyi başaran çocuğun ilerleyen yıllarında güçlü bir benlik yapısı ile nefsine hâkim olması kolaylaşır. Zira erken çocukluk döneminde çocuğun iradesini kırabilecek güçte dürtüleri henüz uyanmamıştır. Çocuk duygularını tanıma fırsatı bulur ve bunları kontrol etmeyi başarırsa, ergenlik döneminin en güçlü duygusu olan cinselliğe karşı güçlü bir duruş sergileyebilir. Aksi halde hazza esir olan çocuğun kişiliği de, kendine saygınlığı da yavaş yavaş kaybolur. Çünkü ancak kendine gücü yeten kişi kendine saygı duyar.
14.KOŞULSUZ SAYGINLIK İLKESİ
Kişinin en kıymetli yanı insan olmasıdır. İnsan bir başkasının kabul etmesi ile değil, insan olduğu için insandır. İnsan, insan olduğu için saygı görür; birtakım koşulları yerine getirdiği için değil. Kişiye saygın bir şekilde davranılmıyorsa, saygı görmeyen kişinin saygınlığını değil, o kişiye saygı göstermeyen kişinin saygın bir kişi olup olmadığını düşünmek gerekir. Zira kendisine saygısı olan kişi, başkalarına da saygı gösterir. Kendini değersiz bulan kişiler ise başkalarına değer veremez.
Çocukluk yıllarında çok hırpalanmış, aşağılanmış, küçük düşürülmüş ve böylece kendi saygınlığını oluşturamamış bir kişinin kendi çocuklarına saygıdeğer davranması ancak bu kişinin kendi trajik durumunu fark etmesi ve değiştirmesi ile mümkündür.
-Çocuğunun çocuksu davranışlarını tebessümle karşılayabilmek bir ebeveynlik zaferidir.
-İç düzeni olmayan çocukların en belirgin sorunu dikkat dağınıklığıdır.
-Bir yetişkin için çocuğa saygın davranmak ona bir lütuf değil zaten hakkı olan şeyi sunmaktır.
15.ÖDÜL YERİNE HEDİYE
Ebeveynler çocuklarına birtakım davranışlar kazandırmak için onları ödüllendirmeyi tercih ediyorlar. Beklenen davranışı gerçekleştiren ve bunun için ödüllendirilen çocuğun o davranışının pekişeceğini düşüyorlar. Ancak çocuk dünyasını yakından gözlemlediğimizde durumun hiç de düşünüldüğü gibi basit olmadığını görüyoruz.
Bir davranışın karşılığının verilmeye çalışılması o davranışın kıymetinin ancak verilen ödül kadar olduğu izlenimini uyandırır. Halbuki hediyeleşmenin, herhangi bir davranış karşılığında olmadığını, kişiye hiçbir koşul olmadan duyulan sevgiden kaynaklandığını görüyoruz. Karşılığı olmayan, sadece “aklıma geldiği için” veya “seni düşündüğüm için alıyorum, veriyorum” denilen bir şeydir hediyeleşme. Bir karşılık beklendiğinde ise zaten hediye hediye olmaktan çıkar.
Bir kişinin kendisine çevresi tarafından nasıl davranıldığı o kişinin benlik saygısını veya sosyal benlik algısını oluşturur. Kendisine koşullar öne sürülerek muamelede bulunulmuş çocukların “benliği” kaygılıdır.
16. SOSYAL BENLİK ALGISI NEDİR?
Aslında insanlar kendilerinin başkaları tarafından nasıl görüldüğünü bilinç altından sezerler. Başkalarının kendilerine bakışlarından, konuşmalarından, koşullandırmalarından, ne kadar değer verip vermediklerini hissederler.
Çocuklar için de bu böyledir. Çocuk ebeveynin kendisi ile geçirdiği vakitlerde ne kadar mutlu olduğunu ya da olmadığını görür. Bu da çocuğun kendisinin ebeveynin gözünde kıymetli olup olmadığının veya ne derece kıymetli olduğunun algısını oluşturur. Çocuk, yetişkinlerin olaylar karşısındaki tepkilerine göre onların gözündeki değerini hissetmeye çalışır. Böylece çocuk kendi “sosyal benlik algısını” oluşturur. “Ben insanların gözünde böyle biriyim.” der. Çocuğun kendine nasıl baktığıyla ilgili kendisinde oluşan bu algı çocuğa değersizlik hissi hissettiren bir nitelikteyse bu, “sosyal benlik kaygısı”na dönüşür. Böylece kişi kendisini başkalarının yanında yetersiz, güvensiz, ezik hisseder. Çocukluk yıllarında edinilen bu hissediş kalıcıdır.
-Ebeveyni tarafından aşağılanan çocuk, aşağılandığına değil, kendisinin aşağılık biri olduğuna üzülür. Çünkü çocuk inanır, ebeveyninin kendisini aşağılamasını haklı görür.
-Sosyal benlik algısı başkalarının kişiye bakışı ile oluşur. Kişi kendisini değerli görse de, başkalarının gözünde hâlâ değersiz olduğunu zannettiği için hakettiği değeri kendine vermekte zorluk çeker.
-Günümüzde “özgüven eksikliği” diye tanımlanan çocukların temelinde yatan his “yetersizlik” hissidir.
17. DUYULARIN İŞLEVSELLİĞİ
“Saygıdeğer” bir ortamda “duygusal yakınına bağlanarak” “güven” içinde bir çocukluk dönemi geçiren çocukların temel insani yeteneklerinin işlevsel olduğunu görüyoruz. Bu özellikler, çocuğun kendini var olduğu hali ile ortaya koyabilmesinin doğal sonucudur. Bunlar; soyut düşünebilme becerisi, sembol kullanma becerisi, eşyaya nüfuz edebilme becerisi, Algısal hız (eşya ile olaylar arasındaki bağlantıyı çözebilme), yüksek bellek gücüdür.
- Soyut düşünebilme yeteneği, “gerçekçi” hayal kurabilmekten tutun, geleceğe ait bütün planlamaların yapılabileceği bir alandır.
-Soyut düşünebilme sadece duygu dünyasına ait bir yetenek değildir; aynı zamanda zekânın da bir işlevidir.
- Maalesef, incitilen ve aşağılanan çocukların soyut düşünebilme yeteneği körelir.
- Hem kendisinde hem de çocuğunda soyut düşünme yeteneğini körelten ebeveynin yapması gereken, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi “detaylara yoğunlaşmak” olmalıdır.
- İnsanların bir kısmı doğayı seyrederken gördüğü her bir eşyadan farklı anlamlar çıkartabilirken, bazıları ise eşyanın kendi görünüşünün dışına çıkamaz.
- Semboller bir anlam taşır ve çocuk hangi davranışın hangi anlama geldiğini, hangi ses tonunun ne olduğunu ailesiyle olduğu süre içinde anlar.
- Alışkanlık bozukluğu, bir problemin çocuk üzerinde alışkanlık olarak kalması durumudur.
-Çocuk daha en erken çocukluk döneminden itibaren “önce eşyayı tanımaya” sonra “tanıdığı eşyaya hâkim olmaya”, “hâkimiyetinin sınırlarını çizmeye” ve sonra da o eşya üzerinde “kendisini var etmeye” çabalar.
- Eşyayı tanıyamamış, ona nüfuz edememiş bir çocuk eşyaya kötü davranır, zarar verir.
- Eşyayla bütünleşememiş çocuk eşyadan korkar. Böyle çocukların bir çoğunda gece korkuları vardır.
- Kalbine ilham gelen, ruhunun derinlerinde insanı hissedebilen, hissetme yeteneği olan, bir insanın canını yakabilir mi?
- Duyma yeteneğinin bir sonucu da kişinin “feraset” sahibi olmasıdır.
- Olayları dar bir gözlükle gören, olaylar arasındaki ilişkiyi göremeyen bir ebeveyn, çocukta doğal bir yetenek olan ferasetin kullanılmasının önüne geçer.
- Problem çözme yeteneği olmayan, olayları kaba kuvvet, zor kullanma ve şiddet ile çözmeye çalışan bir öğretmenin de çocuklara aktardığı şey “şiddet”tir.
7-14 Yaş Çocuk Eğitiminde 100 Temel Kural
Tanıtım
Pedagog Dr. Adem Güneş, "okul çağı çocuğu" da diyebileceğimiz 7-14 yaş dönemi çocuğuyla ilgili temel özellikleri kısa ve net bilgilerle bir kitapta topladı… Uzun okumalara fırsat bulamayan… Kısa ve öz bilgilerle bu dönemin farkındalığını kazanmak isteyen yetişkinler için 7-14 Yaş Dönemi Çocuk Eğitiminde 100 Temel Kural bir ilke kitabı niteliğinde…
İçindekiler
BİR VEFA BORCU 13
YAYINA HAZIRLAYANIN NOTU 15
1-Çocuktuk üç dönemdir: bağlanma, aidiyet ve uyum 16
2-7 - 14 yaş dönemi, aidiyet' dönemidir 18
3-Çocuk kendini nereye ait hissediyorsa ait hissettiği yerdekiler gibi davranmaya başlar 20
4-Ailesiyle bağı olmayanın çevresiyle bağının güçtü olması marifet değildir 22
5-Yedi yaşından büyük çocuğun bulunduğu bir evde aile toplantısı' olmaması eksikliktir 24
6-Öğretmenlikte başarı, sınıfı yönetmekle değil, çocuğa kendisini yönetmeyi öğretebilmekle ölçülür 26
7-Bir eğiticinin çocuğa yapabileceği en büyük iyilik, onun çocukluğunu yaşamasına fırsat vermektir 28
8-Otoriter eğiticilerin başarılı, fakat agresif öğrencileri olur 30
9-Baskın eğitim ortamı, çocuğu hiperaktif eder 32
10-En iyi eğitici, çok şey öğreten değil, 'öğrenmeyi öğreten’dir 34
11-Çocuğunu kendi çocukluğu ile kıyas eden iletişim, kusurlu iletişimdir 36
12-1 yapabilirken 5 istemek, çocuğu agresifleştirir 38
13-Başarılı eğitimcinin en belirgin özelliği, öğrencisine derste öğretebilmesidir 40
14-Evde öğretmenlik yapan ebeveynler anne babalığı ihmal ederler 42
15-Çocuğun karne notu aynı zamanda eğitimcinin öğretmenlik' notudur 44
16-Başarısız çocuk yoktur, hitap edilememiş çocuk vardır 46
17-İçten gelen öğrenmenin üç motivasyon basamağı; merak, heves ve istektir 48
18-Kaliteli bir eğiticinin en üstün özelliği öğretmeyi öğrenebilmesi'dir 50
19-Öğrencisini dinlemeyen eğitici öğrencisi tarafından da dinlenmeyecektir 52
20-Sana güveniyorum, başaracaksın' sözü başarıya değil, kaygıya sebep olur 54
21-Sınav sonucuna ne kadar vurgu yapılırsa, kaygı o kadar artar 56
22-Hızlı okumak değil, anlayarak okumak başarıyı getirir 58
23-Bilgi öğretilmez öğrenilir 60
24-Öğrenmede kalıcılık zihinle değil, duyularla gerçekleşir 62
25-Kalıcı başarıların özünde merak duygusu, geçici başarıların özünde eğitici zorlaması vardır 64
26-Yeni olan her şey çocukta merak uyandırır, bilgi eskidikçe merak kaybolur 66
27-Meraksız eğitim, en başarısız eğitimdir 68
28-Her kitap değil, merak uyandıran kitap çocuğa hitap eder 70
29-En başarısız eğitimci sınıfını merakla değil baskı ile susturan eğitimcidir 72
30-Eğitimde ceza, merak duygusunu yok eder 74
31-Kendini gerçekleştirmesine izin verilmiş çocuklar, saldırgan değil, problem çözücü olurlar 76
32-Saldırganlık aşağılanmışlık hissinin dışa vurumudur 78
33-Dışlanmışlık aşağılanma hissettirir 80
34-Çocuklarda bağımlılık yetersizlik hissinin sonucudur 82
35-Okul çağı çocuğunun en belirgin özelliği unutkanlığıdır 84
36-Eğitimde baskı çocuğu zihinsel olarak güçlendirirken duygusal olarak zayıflatır 86
37-Çocuğun yaşadığı endirekt şiddet, en az direkt şiddet kadar yıkıcıdır 88
38-Kumbara çocuğu tasarruflu olmaya değil, bencilliğe alıştırır 90
39-7 yaş binicilik yaşıdır, at ile temas çocuğu güçtü hissettirir 92
40-Çocuğun horoz sesini duyması, kuzuya dokunması en iyi terapiden daha iyi terapidir 94
41-Her insanın özü, kendi çocukluğudur 96
42-Kız çocuklarını 'maşallah, erkek gibi' diye övmek, çocuğun kişiliğine haksızlıktır 98
43-Çocuk önce insandır, sonra çocuk 100
44-Çocuk başkalarına saygı duymayı kendisine saygı duyulduğu kadar becerir 102
45-Gel bakim, senin adın ne?' diye sormak çocuğu ezer 104
46-Tepkisellik çocuğun kendini gerçekleştirmek istemesinin önündeki engeli kaldırma mücadelesidir 106
47-Dikkat dağınıklığı ilaçla değil, aile ortamı düzenlenerek çözülür ....108
48-Oyuncakla değil, insanla oynanan oyunlar, dikkat güçlenmesini sağlar 110
49-Öğrencinin dikkati eğiticinin heyecanı kadardır 112
50-Yetişkinlerin çocukları Allah ve cehennemle korkutarak kendilerine itaate zorlamaları bir din suiistimalidir114
51-Çocuklarda düzen fikri, tertiple değil dekorasyon keyfiyle geliştirilmelidir 116
52-Yetişkin rahatlığı çocuğu rahatsız eder 118
53-Çocuğunun gözünde itibarını kaybeden tesirini de kaybeder 120
54-Ben senin yaşındayken' diye başlayan iletişim, en yanlış iletişimdir 122
55-Çocuğun yanlış davranışının eleştirilmesine değil, doğru davranışı öğrenmeye ihtiyacı vardır 124
56-Çocuğun eşyası kontrolsüzce arttıkça ebeveyniyle duygusal bağı azalır 126
57-Çocuk ebeveyninin çocukluk hikâyelerinde kendini bulur 128
58-Bir çocuğun ebeveyninden duyabileceği en güzel söz sen beni sevmesen de ben seni seviyorum'dur 130
59-Vaktinde ve yeterince yanında olunmayan çocuk, ihmale uğrayan çocuktur 132
60-Otorite olmak’, sözü dinlenir olmaktır 134
61-Her ebeveyn çocuğunu sever, ama sadece bazı ebeveynler çocuğunu duyar 136
62-Çocukta bir yetenek korunacaksa hissedebilme yeteneği korunmalıdır 138
63-Okulda cezalandırılan çocuk evde hiperaktif davranış sergiler 140
64-Çocuğun ağlamasına engel olmak onu güçlendirmez, duyarsızlaştırır 142
65-Duyguları denetlenen çocuklar ya edilgen olur ya agresif 144
66-Kaygılı ebeveynin korkak çocuğu olur 146
67-Duyguları ebeveynlerin denetimine girmiş çocuklar, vaktinde ağlamayı, vaktinde gülmeyi beceremezler 148
68-Marifet çocuğa gelecek hazırlamak değil, çocuğu geleceğe hazırlamaktır 150
69-iyi bir eğitimcinin en belirgin özelliği öğrencisine tebessümüdür ....152
70-Çocuğun varoluşunu engelleyen en büyük etken, duygusal tükenmişliklerdir 154
71-Çocuk duygusal tükenmişliğe zor düşer, fakat bir düşerse tam düşer 156
72-Duygusal tükenmişliğin sebebi, duygusal şiddettir 158
73-Erkek çocukları cüzdan, kız çocukları çanta ile düzeni öğrenir 160
74-Televizyon çocuğu hiperaktif eder 162
75-Kaliteli iletişim ânın yaşandığı iletişimdir 164
76-Akşam yemekleri bir arada olunduğu için özeldir 166
77-Okul çağında çocuğu olan ebeveynin kazanması gereken
en öncelikli özellik, iletişim becerisidir 168
78-Sorgulayıcı iletişim, sorunlu iletişimdir 170
79-Çocuğa bir işin nasıl yapıldığı değil, ne olduğu tarif edilmelidir 172
80-ilkokul çocuğuna haftalık değil, günlük harçlık verilir 174
81-Nefret ve kin olmadıkça kardeş kavgası güçlenmeye sebeptir 176
82-Doğal olmak,'kendi gibi olmaktır' 178
83-Çocuk 'her şeyi' değil 'tercih ettiği şeyi' yaşadıkça kişiliğini geliştirir 180
84-Öğretmenin kişiliği, öğrencisinin kişiliğinin zeminidir 182
85-Kişilik değiştirmek, kişilik oluşturmaktan zordur 184
86-Okul çocuğuna cinsel eğitim verilirken mahremiyet hissi zarara uğratılmamalıdır 186
87-Güçlü kişilik sahibi çocuk sadece almayı değil,vermeyi de öğrenen çocuktur 188
88-Teknoloji bağımlılığı çocuğun biraz oyalansın diye teknolojiyle baş başa bırakılmasıyla başlar 190
89-Yalan söyleyen çocuk değil, kendini savunmak zorunda bırakılan çocuk vardır 192
90-7 yaş çocuğuna alınabilecek en güzel hediye,bir analog kol saatidir 194
91-iradesi zayıf ebeveynlerin çocuklarının da iradesi zayıf olur 196
92-Davranış yanlış olabilir, çocuk yanlış olamaz 198
93-Çocuğun kendi yönetmediği hiçbir erdemli davranış,o çocuğa erdem kazandırmaz 200
94-Bir çocuğun başına gelebilecek en büyük kayıp davranışlarını yönetme becerisi'ni kaybetmesidir 202
95-Mahremiyet eğitimi, duyguların yönetimi eğitimidir 204
96-Aşağılanmış çocuk, aşağılayan ebeveyn olur 206
97-Anne babaların şiddet eğilimi, kendi çocukluk deneyimlerinin sonucudur 208
98-Çocuksuluğun engellenmesi kendi başına sorunlu bir davranış olduğu gibi, engellenmiş çocuk da sorunlu davranışa yönelir 210
99-En kötü geçmiş, çocukluğu yaşanmamış geçmiştir 212
100-Marifet, çocuğun sosyal yaşama uyum sağlarken bireysel varoluşunu sürdürebilecek güce erişmiş olmasıdır 214
Önsöz
Bir çocuğun kazanabileceği en güzel özellik; var olduğu hali ile kendini ortaya koyabilecek güce erişmiş olmasıdır...
Kendi gibi oturması...
Kendi gibi konuşması...
Kendi gibi gülmesi...
Kendi gibi düşünmesi...
Ne taklit başkalarını, ne korku başkalarından...
"Ne derler" diye değil, ne ise öyle olabilecek güce erişmiş olması...
Mevlana’ca ifade ile "ya göründüğü gibi olması ya da olduğu gibi görünebilmesi"...
Kişilik sahibi olması yani...
Zira kişilik 7 yaş sonrasında ve ancak kendini emniyette hissetmesiyle içten içe gelişir çocukta...
Kişiliğin hem kazanıldığı hem de en çok zarara uğradığı dönemdir bu; okul dönemi yani...
Bir yandan ebeveynin kaygısı, çocuğunun okul başarısı adına... Diğer yandan öğretmen baskısı, öğrencisine daha çok öğretebilmek için...
Öte yandan çocuğun kendini ortaya koymasından değil, ortaya koyulanı tekrar etmesinden hoşlanan eğitim sistemi...
Çocuk adım adım öğrenir, var olduğu gibi olup da başına iş açmaktansa, kendisinden beklendiği gibi olmanın daha iyi olacağını...
Çocuksu sevimliğin birden bitip yetişkin baskılarının başladığı dönem bu dönemdir...
Kendisine sunulan imkânları kullanamadığı için "suçluluk hissinin" oluşturulduğu dönem bu dönemdir...
Ödev, okul, sorumluluk, tertip düzen yüzünden sevgilerin azaldığı, "değersizliğin hissedildiği" dönem bu dönemdir... Yapabildiği kadarına razı olunmadığı için daha çok başarı beklentileri karşısında kendini "yetersiz hissettiği" dönemdir bu dönem...
Çocuksu coşkularla uykuya dalmak yerine, yetişkinlerin beklentilerine karşılık vermek için kaygıların oluştuğu dönem...
Bir başka deyişle, kişiliği oluşturmak yerine, adım adım kişilik kaybının yaşandığı dönem...
Çocuklara bir vefa borcum vardı üzerimde taşıdığım...
Onu bu kitapta ödemek istedim...
Ve çocuklara bir vefa borcu olduğunu düşünen yetişkinlerle bu kitapta buluşmak...
Umarım, her bir satır kendi çocukluğumuza eriştirir bizleri... Ve bir çocuk gözü ile çocuklara yeniden bakmayı kolaylaştırır... Sevgilerimle...
Adem Güneş İstanbul, 2015
Çocukluk üç dönemdir: bağlanma, aidiyet, uyum.
Çocuğun ilk yılları “Güvenli Bağlanma” dönemidir; 0-4 yaş arasını kapsar. Güvenli Bağlanma, ikiye ayrılır: 0-2 yaş Bağlanma, 2-4 yaş Ayrılma…Güvenli Bağlanma çocuk ile ona bakım veren “tek” kişi ile olursa sağlıklı olur…
7-14 yaş dönemi, “aidiyet” dönemidir.
Önceden sürekli annesi ile olmak için çaba harcayan çocuğa artık 7 yaşından sonra anne yetersiz gelir… Çocuk, aidiyet ihtiyacından dolayı kalabalıklar ister, kardeş ister, okul ister, sokak ister…
Çocuk kendini nereye ait hissediyorsa ait hissettiği yerdekiler gibi davranmaya başlar.
Aidiyet, bir grubun içerisinde kişinin kendisini iyi hissetmesiyle oluşan duygunun adıdır. Çocuk birilerinin yanında kendini iyi hissetmeye başladıkça o gruptakilere benzeme ihtiyacı hisseder. Onlar gibi oturur… Onlar gibi konuşur… Onlar gibi güler… Onların yaptıklarını benimser…
Ailesiyle bağı olmayanın çevresiyle bağının güçlü olması marifet değildir.
Birçok anne baba, okul çağı çocuklarının çevresinin genişliğiyle ve çok sosyal olmalarıyla övünür. Arkadaşlarının çokluğu ve onların içinde aranan biri olması çocuğu adına birçok ebeveyni mutlu eder. Ancak gelişim sürecine bakıldığında, çocuğun arkadaşlarından daha kuvvetli bir bağın ailesi ile olup olmadığı önemlidir…
7 yaşından büyük çocuğun bulunduğu bir evde "aile toplantısı" olmaması eksikliktir.
Çocuk sosyal yaşamda nasıl davranılacağını aile içinde öğrenir. Alışveriş yaparken, birisine selam verirken, misafir ağırlarken… Anne babalarının davranışlarına bakarak çocuk sosyal beceri edinir…
Öğretmenlikte başarı, sınıfı yönetmekle değil, çocuğa kendisini yönetmeyi öğretebilmekle ölçülür.
Kendi işini kendi görebilecek yeteneğe erişmesi, okul çocuğuna oldukça keyif verir. Ve bu onun için bir ihtiyaçtır…Çocuk bir işi yapabildiğini gördükçe “yapabilmekten kaynaklanan mutluluk” ile yeni işler yapabilme hevesi oluşur. Ve böylece gelişim süreklilik kazanır.
Bir eğiticinin çocuğa yapabileceği en büyük iyilik, onun çocukluğunu da yaşamasına fırsat vermesidir.
Eğitim bir çocuğun yaşamında önemli bir yer teşkil eder. Ancak yaşamının tamamını oluşturmaz…Çocuğun yeni bilgiler öğrenmeye ihtiyacı olduğu kadar, oynamaya, eğlenmeye, gülmeye ve arkadaşlarıyla koşturmaya da ihtiyacı vardır.
Otoriter eğiticilerin başarılı, fakat agresif öğrencileri olur.
Okul çocuğu, öğretmenden daha güçsüzdür... Öğretmen kendi gücünü çocuğun üstünde bir baskı unsuru olarak kullanıyorsa; o öğretmen, çocuğa zarar veren öğretmendir. Çocuksa böylesi bir öğretmenin zararına uğramamak üzere daha çok ders çalışmak ve duygularını da bastırmak zorunda hisseder kendini.
Baskın eğitim ortamı çocuğu hiperaktif eder.
Okul çocuklarının en büyük ihtiyacı harekettir. Çocuk hareket ettikçe gelişir… Hareketi kısıtlanan ÇOCUĞUN GELİŞİMİ de kısıtlanmış demektir. Zihinsel gelişimin en önemli kaynağı da yine çocuğun hareket serbestliğidir. Çocuk hareket ettikçe kan dolaşımı artar… Artan kan dolaşımı beyni güçlendirir… Güçlenen beynin öğrenmesi kolay olur.
En iyi eğitici, çok şey öğreten değil, “öğrenmeyi öğreten”dir.
Birilerine bağlı olarak bilgi edinmek değildir sürdürülebilir bir eğitimin amacı… Bilgiye kişinin kendisinin ulaşabilme yeteneğine sahip olmasıdır eğitimde kalitenin özelliği… Eğiticinin öğrencisine öğreteceği her hazır bilgi, çocuğun öğrenme sürecine konulan bir engeldir.
"Sana güveniyorum, başaracaksın" sözü başarıyı değil, kaygıyı oluşturur.
"Sana güveniyorum, başaracaksın" sözü çocukta baskı oluşturur… Bu öyle bir baskı ki, o işin başarılması durumunda “kendisine güven” duyulacak, başarılamaması durumunda, “güvensizlik…”Kendisinin, kendisine güvenilmeyecek biri olması insana ağır gelir…
Kalıcı başarıların özünde merak duygusu, geçici başarıların özünde eğitici zorlaması vardır.
Merak, öğrenmenin en temel motivasyonudur. Çocuk bir şeyi öğrenmeye merak saldığında, eğitimci bu fırsatı iyi değerlendirmeli… Çocuğun merak duyduğu şeyden yola çıkarak kendi öğrenmeleri ile onun merak duyduğu şeyler arasında bağ kurmalıdır.
Eğitimde ceza merak duygusunu yok eder.
Merak bir içsel motivasyondur, çocuğun içinde kıpır kıpır bir yaşama sevincidir…Ceza ise dış motivasyondur. Öğrenme süreci içindeki bir çocuğa ceza vermek iç motivasyonunu zedeler… Ceza çocukta aşağılanmışlık hissi oluşturur.
Okul çağı çocuklarının en belirgin özelliği unutkanlığıdır.
Çocuğun unutkanlığı üzerine baskı yapmak yerine, ona unuttuğu şeyleri hatırlamasında yardımcı olmak, problemi çözmesinde destek olmak gerekir… Çocukluğun bu kıpır kıpır olduğu dönemde çocuğa “unutma” baskısı yapmak, onun unutkanlığını daha da artırır…
Çocuğun horoz sesini duyması, kuzuya dokunması en iyi terapiden daha iyi terapidir.
İnsanın doğaya ihtiyacı vardır… toprakta yürümeye… canlılar ile temasa… kulağına başka canlıların sesinin gelmesine… onlarla etkileşime… Zira insan doğanın bir parçasıdır… Ve doğa ile bütünleşebildiği kadar dingindir…
"Gel bakim, senin adın ne?" diye sormak çocuğu ezer…
“Gel bakim, senin adın ne?" diye çocuğu çağırmak çocukta yetersizlik hissine yol açar… Emredici bir halde çocuğa yaklaşmak, çocuğun yetişkin karşısında zayıf düşmesine sebeptir… Çocukla tanışmak isteyen yetişkin naif ve mütevazı olmalıdır… Çocuğun yanına gitmeli, eğilmeli, onunla göz hizasında mütebessim bir sima ile “merhaba” laşarak konuşmaya başlamalıdır…
Yetişkinlerin çocukları Allah ve cehennemle korkutarak kendilerine itaate zorlamaları bir din suiistimalidir.
Suiistimal; amaca erişmek için bir şeyi araç olarak kullanmadır. Eğer çocuğun kendine itaat etmesi amacı ile dini bir araç olarak kullanıyorsa bir yetişkin, dini suiistimal ediyor demektir. Din insan yaşamında bir araç değil, amaçtır.
Çocuğun yanlış davranışının eleştirilmesine değil, doğru davranışı öğrenmeye ihtiyacı vardır
Birçok yetişkin çocuğun yaptığı yanlışları eleştirerek, ona doğru davranışı öğreteceğini zanneder. Hâlbuki eleştiri bir öğrenme aracı değildir. Hele ki çocuklarda hiç değildir… Çocuk yanlışları eleştirildikçe değil, doğru davranışları öğrendikçe beceri kazanır…
“Otorite olmak” sözü dinlenir olmaktır
Birçok yetişkin “otorite” olmak ile “otoriter” olmayı karıştırır. “Otoriter” olmak baskıcı ve zorlayıcı olmaktır… Gücüyle isteğini yerine getirtiyor olmaktır. “Otorite” olmak ise sözü dinlenir olmaktır. Ne güç sahibi olması “otorite” olmaya etkendir ne de baskıcı olması… Bir ebeveynin “otorite” olması, sevecen olmasıyla… saygıdeğer olmasıyla… bilgi ve donanımlarıyla sözü dinlenir olmasıdır…
Duyguları denetlenen çocuklar ya edilgen olur ya agresif.
Ebeveynler çocuklarının sokakta, okulda, bahçede neler yaşadığını merak ederler. Bundandır ki, onlara okulda “ne olduğunu”, “neler yaptığını” sorarlar. Hatta böylece çocukla ilgilendiklerini zannederler.Halbuki böylesi sorgulayıcı ve didikleyici sorular bir süre sonra çocuğun tepkiselleşmesine, tamamen susmasına… ve artık hiçbir şey anlatmamasına sebep olur…
Çocuğun varoluşunu engelleyen en büyük etken, duygusal tükenmişliklerdir
Çocuk, içerisinde yaşama sevinci olduğu kadar kendini var edebilir… duygularını ifade eder, düşüncelerini ortaya koyar… arkadaşlıklar kurar… eğitim yolculuğuna devam eder… Çocuğun umudu tükendikçe, yaşama sevinci de tükenir… Okumayı başaramayacağını hissetmek... Dersleri yapamayacağını düşünmek… Üniversiteye giremeyeceğine inanmak duygusal tükenmişliklere sebeptir…
Kaliteli iletişim ânın yaşandığı iletişimdir
Bir kısım ebeveyn, çocukla kaliteli vakit geçirmenin, birlikte sinemaya, tiyatroya ve spora gitmek olduğunu düşünür… Bir kısım ebeveyn ise, çocuğa nasihat vermenin çocukla kaliteli iletişim olduğunu zannederler… Hâlbuki kaliteli iletişim, ânın yaşandığı iletişimdir…
Akşam yemekleri karın doyurmak için değil bir arada olunduğu için özeldir.
Okul çocuğunun en büyük ihtiyaçlarından birisi “ailesini bir arada görme” isteğidir… Ailesini bir arada görebilen çocuklar duygusal güçlü çocuklardır… Ebeveynler buldukları her fırsatta aileyi bir araya getirmeyi planlamalıdır…Bunlardan en güzel fırsat, akşam yemekleridir…
İlkokul çocuğuna haftalık değil günlük harçlık verilir.
Haftalık harçlık verilen çocuk, elindeki harçlık miktarı kadar etrafında gördüğü şeyleri almak ister. O parayı bir günde bitirebilir… Ki bu normaldir. Çocuklar ancak 12 yaşından sonra duygularını, hazlarını ve davranışlarını yönetebilecek iradeye sahip olabilirler…
7 yaş çocuğuna alınabilecek en güzel hediye, bir analog kol saatidir
7 yaşından sonraki çocukların en belirgin ihtiyacı; zamana karşı duyarlılık eğitimidir… Bu, çocuğun aynı zamanda adım adım iradesini de kuvvetlendiren bir eğitimdir… Neyin, nerede, ne kadar sürüyor olduğunu fark etmesi oldukça önemlidir… Bu farkındalık zamanın nasıl işlediği bilincine eriştirir…
Toplumsal kurallar içerisinde bireysel varoluşun adıdır; aidiyet
Aidiyet sosyal yaşamın bir parçası olarak kişinin kendisini özgür hissetmesidir…Çocuk önce toplumun bir parçası olarak var etmelidir kendini…Zira toplumsal uyumdur, yaşama becerisini kazanabilmek için ihtiyaç duyduğu…Çocuk toplumsal uyum içinde kendi farkındalığını edinerek bireysel varoluşunu devam ettirmelidir.
Makale Kategorisinde “ÇOCUĞUN GELİŞİMİ” Kelimesinden “2” Adet Bulunmuştur.
Varoluş izni
Çocuklarının çok sinirli olduğundan şikâyet eden bir anne baba ile karşılaştım. Dokuz yaşında genç bir delikanlı.
Annesi, “Hocam efeliği de kabadayılığı da bize. Evde kardeşine karşı acımasız. Dışarıda tam tersi, pısırık. Kaç defa dayak yemiş halde geldi okuldan ağlayarak, sayısını ben unuttum.”
Babası, “Dışarıda kendini bu kadar savunamadığı için gittim karateye yazdırdım. Orada da sorun çıkarttı. Hocasının gösterdiği teknikleri yapamadığı için ağladı, ‘Ben gitmeyeceğim artık’ diye tutturdu.”
Annesi ilave etti, “Sadece karatede değil, bir işi başaramadığı zaman hemen ağlıyor, sinirleniyor. Eşim sağ olsun çocukları ile çok ilgilenir. Ailecek oyunlar oynarız akşam vakitleri. Oyunda yenileceğini anlayınca, birden sinirlenir, ya kızar bağırır ya da oyunu bozar. Bir yerlerde hata yaptık ama nerede bilemiyorum.”
Dinledim anne babayı, ilgisiz bir anne baba değildi bu kişiler. Sorunun kökenine erişebilmek için, genç delikanlı ile de konuşmalıydım, davet ettim içeri.
Baktım, gayet terbiyeli bir çocuk gibi görünüyordu aslında. Birçok anne babanın özeneceği, “akıllı uslu” bir çocuk yani. Biraz sohbet ettik. Sıkılgan bir yapısı vardı belli. Konuşmayı da sevmiyordu. Hal dili ile “bir an önce bitse de gitsek” der gibiydi.
Biraz anne babasından bahsettik. Onları çok seviyordu. Hele annesini o kadar seviyordu ki, o olmadan yaşayamayacağını söyledi. Durdum birden… Ne demek istediğini sordum.
Anladım ki, annesi duygusal olarak o kadar yakındı ki kendisine, bir şeye ihtiyacı olduğunu daha o söylemeden hissedebiliyordu. İçeri girerlerken ben de fark etmiştim, çocuğun montunu annesi çıkartmış askıya asmıştı.
Sordum, ayakkabı bağlamasını bilmiyordu bu çocuk henüz, annesi bağlıyordu hâlâ. Montunun fermuarını çekmesini beceremediği için de annesi giydiriyordu montunu da.
Çocuk dışarı çıktığında anne babayı davet ettim…
Anneye sordum, “Oğlunuzu çok mu seviyorsunuz?”
“Çok seviyorum. Biz sevgisiz bir ortamda yetiştik. 5 yaşındayken annem vefat etti. Üvey anne yanında büyüdüm. Ne babamdan, ne de anneliğimden sevgi aldım. Yaşadıklarımı çocuğuma yaşatmamak için elimden geleni yapıyorum. Ömrüm oldukça da onun üzülmesini istemiyorum.”
Aslında bu anne çocuğunu değil, çocukluğundaki kendisini yetiştiriyordu da farkında değildi. Çocuğu mutlu oldukça, mutlu olan kendi içindeki çocukluğu idi. Çocukluğunda yarım kalan duygularını, çocuğu ile aşırı bağlanarak gideriyordu, ne acı…
Aslında ortada çocuk yoktu, yaşanmamış çocukluk vardı ve acısını çocuğunun üzerinde onaran bir annenin yeteneksiz bıraktığı bir başka çocuk…
Bu aşırı ilgi, ÇOCUĞUN GELİŞİMİni aksatmıştı. Çocuk, kendi yaşının gereklerini yapamıyor olmanın sinirini yaşıyordu aslında.
Hâlbuki çocuk yetiştirmenin özü, çocuğa “kendi eserini ortaya çıkartmasına izin vermektir.”
Bu, çocuğun “varoluş iznidir.”
Dört yaşındaki bir çocuğun uğraşa uğraşa montunun fermuarını çekmeye çalışması, bir varoluş çabasıdır. Boyama kitabını acemi acemi de olsa kendi başına boyaması, annesinin de onu “müdahale etmeden sükûnet ile seyretmesi”, bir varoluş iznidir aslında.
Ve varoluşuna izin verilmiş çocuklardır yaşamda güçlü olanlar.
Çocuk bir iş yapacağı sırada, anne babası çocuktan önce o işi yapmak için adım atıyorsa, bir süre sonra çocukta bir sinirlilik hali oluşur. Bu, kendi eserini ortaya çıkartamamanın öfkesidir. Beceriksizliği kabullenememe öfkesi… Böylesi anne babalar, çocuklarına iyilik ettiklerini zannetseler de, aslında çocuklarını engelli hale getirirler de farkında değildirler.
Parmakları olmayan bir çocuğun montunun fermuarını çekememesi ile çocuğunun her işini yapan bir anne babanın, çocuğunu, fermuarını çekemez hale getirmesi arasında, çocuğun yaşadığı psikolojik zorluk açısından bir fark yoktur.
Yazarın 10 Mart 2015 tarihli yazısıdır.
Çocuğun kendi kendine oynaması?
Birçok anne baba, çocuğunun “kendi kendine” oyun oynamasını memnuniyetle karşılar. Bu sayede gündelik işlerini tamamlama fırsatı elde eder.
Ancak çocuğun kendi kendine oyun oynaması her zaman memnuniyetle karşılanacak bir durum değildir…
Oyun, kimi zaman gelişime katkı sağlayan bir araç olsa da bazı durumda çocuğun gideremediği duygusal ihtiyaçlarını bastırmak için bir “oyalanma davranışıdır” aslında.
Ebeveyni ile bağ kurmakta zorluk çeken, duygusal yoksunluk yaşayan, iletişim ihtiyaçları “vaktinde” karşılanmayan, içsel heyecanını aynı duygu düzeyi ile ebeveyniyle paylaşamayan çocuklar genelde oyun ile oyalanırlar.
Anne babası tartışan bir çocuğun, kenara bir yere çekilip sanki her şey yolundaymış gibi bebeğinin saçını taraması, şarkı söylemesi, araba yarışı yapması, o anki “korkusunu” ve kaldıramadığı “duygusal yoksunluğun acısını” bastırmak için “oyalanma davranışından” başka bir şey değildir.
Anne babaların, sadece tartışma anlarında değil, mutlu oldukları ve fakat fark etmedikleri birçok durumda da çocuklarını “oyunun yalnızlığına” terk ettikleri bir gerçektir…
Örneğin, telefonla uzun uzun konuşan ebeveynlerin çocukları genelde oyun oynar gibi görünseler de konuşmanın bitmesini beklemek üzere “oyalanma davranışı” içindedirler.
Derste öğretmeni ile “bağ kuramayan” öğrencinin, yanındaki arkadaşına tekme atması, çoğu defa bir şiddet eylemi değil, oyalanma çabasıdır.
Alışveriş merkezlerinde anne babasının işlerinin ne zaman biteceğini bilmeyen çocuğun, mağazanın bir ucundan diğer ucuna anlamsızca koşması, garip sesler çıkartıp ağzını burnunu eğmesi, oyun değil, oyalanma davranışıdır.
Uykusu olmadığı hâlde zorla yatırılan çocuğun yatağın içinde kendi kendine konuşması, oyun değil, oyalanmadır.
Ebeveyni geç kalkan çocuğun, erken kalkıp anne baba odasına gelmesi, kenarda bir yerde oynaması, çoğu defa oyun değil, anne babasının kalkmasını beklemek üzere bir “oyalanma davranışıdır”…
Can sıkıcı zamanlarda oyalanma davranışı sergilemeyi becerebilen çocuklar, yaşadıkları duygusal yoksunlukları psikolojik probleme dönüştürmeden atlatabilme şansını taşırlar.
Ancak oyalanma davranışına yatkın olmayan veya beceremeyen çocuklar, bu huzursuzluk hâllerini agresif davranışlarla ortaya koyarlar. Yaşadığı can sıkıcı durumdan nasıl kurtulacağını bilemediği için zorba davranışlar sergilerler. Anne babalarının peşini bir türlü bırakmazlar.
Bu durum, çocuğun “şımarıklığı” değil, can sıkıcı durumdan nasıl kurtulacağını bilememenin çaresizliği ile bir kurtuluş arayışıdır… Böylesi durumlarda kalan ebeveynler çocuğu reddetmek yerine, birkaç dakika da olsa, “kaliteli iletişim” ile çocuğun o anlık duygusal ihtiyacını gidermeye çalışmalıdır. Bu, çocuğa “yüz vermek” değil, onu duygusal zorluktan kurtarmak için doğru bir ebeveyn tutumudur.
Oyalanma davranışını bilemeyen çocuklarda agresiflik gözlemlendiği gibi, sıklıkla oyalanma davranışına mecbur bırakılan çocuklarda ise “dikkat dağınıklığı” gözlenmektedir. Böylesi çocuklar, oyalanmalar sırasında, sıklıkla, gerçek yaşamdan el çekip hayal âleminin içine girmeye alıştıkları için, okul yaşamlarında, anlayamadığı konuları anlama gayretine girmek yerine, kendilerini oyalamayı tercih ederler. Bu çocukları ders esnasında, uyurgezer gibi kalkıp yürürken, dalgın vaziyette tahtaya bakarken veya arkadaşı ile tekmeleşirken görmek mümkündür.
Çocukluk döneminde yaşadığı ilgisizliklerle oyalanmayı öğrenmiş kişiler, ilerleyen yaşlarda, duygusal zora düştüklerinde, karşılaştıkları problemleri çözmek yerine, problemden kaçmayı, onu görmezden gelmeyi tercih ederler. Geçeklerle yüzleşmek yerine, hayallerle oyalanmaya, kurdukları hayallere karşı çıkanlara ise öfkelenmeye yatkındırlar. Böylesi kişiler, duygusal kırılganlıkları fazla ve kendi duyguları ile yalnız yaşamaya alışkındırlar.
Ebeveynler, kendi yaşamlarını kolaylaştırdığı için, çocuğun oyun oynadığı her anı, memnuniyetle karşılamamalıdır. Oyun, ÇOCUĞUN GELİŞİMİne bir katkı sağlayan araç olduğu gibi, iyi analiz edilmediği takdirde çocuğun gelecek yaşamını zora sokan bir oyalanma davranışı da olabilir...
Yazarın 14 Nisan 2015 tarihli yazısıdır.
Video Kategorisinde “ÇOCUĞUN GELİŞİMİ” Kelimesinden “1” Adet Bulunmuştur.
Pedagoji Okulu- Çocuğun Doğa, Hayvan, İnsan ve Kendi ile Uyum Kazanması Nasıl olur?
VİDEO İÇERİĞİ:
Çocuğun Doğa, Hayvan, İnsan ve Kendi ile Uyum Kazanması Nasıl olur?
01.20 - 43.17: Anne Babalar Çocuklarını Yetiştirirken Nerede Yanlış Yapıyorlar?
SORULAR VE CEVAPLAR
44.33 - 47.20: Hocam, 5 yaşındaki kızım bazen elindeki eşyayı kasten yere atıyor, yerden götür diyorum ama götürmüyor inat ediyor nasıl davranacağım dersiniz?
47.27 - 51.33: Evde beslediğimiz evcil hayvanlarımızı zaruretten dolayı çıkarılması gerekirse çocuğu zarara uğratmadan nasıl çıkarmalıyız? 6 yaşında çocuğum
52.37 - 54.30: Hocam, 6.5 ve 2.5 yaşlarında kızlarım kendi kendilerine uykuya dalamıyorlar büyünde soyut kavramdan dolayı korku var, küçüğünde de emme var, emzirme bitince işler karıştı ne yapmalıyım diye sormuş?
54.36 - 56.48: 2.5 yaşında kızım var yakın kendini çok iyi ifade ediyor, çok naif bir çocuk ama etrafındaki çocuklar tarafından eziliyor bu beni çok üzüyor ne yapmalıyım?
56.50 - 01.04.00: Lütfen mükemmeliyetçi bir babamız var ve çocuklarda çok etkileniyor ne yapmamız lazım?
